GÜL TURAN’DAN DENEMELER, 13. MAYIS. 2012
BEKİR ÇOŞKUNU ANLAMAK…
Tarih 3 Haziran 2010 yer İzmir. Bir başkasının deyişi ile gâvur İzmir.
Bekir Coşkun’u yazmaya o gün karar vermiştim aslında. İzmir Okan Üniversitesi, Türkiye’ de bir ilk gerçekleştirmiş ve 1. Hayvan hakları sempozyumu tertiplemişti. Bizde HAYTAP olarak İzmir ve Kuşadası etkinliklerine katılmıştık. İzmir de Hürriyet Gazetesi bölge müdürünün odasında duvardaki yazı beynime çakıldı adeta. Rahmetli Sedat Simavi‘nin vasiyeti gibiydi. “Genç gazeteci arkadaşlarıma; “ KALEMİNE DOLMA, EFENDİ KAL. UŞAK OLMAMAYA GAYRET ET. MECBUR KALIRSAN KALEMİNİ KIR. SAKIN SATMA.” Diyordu duvardaki yazıda.
Gazetecilik çok önemli bir meslektir. Mesleğin iyisi kötüsü olmaz. Meslekte iyi olmak veya kötü olmak vardır. Gazetecilik aslında toplumu eğitmek ve yönlendirmek ve elini taşın altında ezme sanatıdır. Gerçek gazeteciler tarihe tanıklık edip gelecek nesillere gerçekleri aktarırlar. Gerçek gazeteciler aynı zamanda hem suçlu hem de mağdurdurlar. Hele de Türkiye de gazeteci olmak en zor, en korkulu meslektir. Zira gazetecinin kelepçesi ve yazgısı kaleminin ucundadır.
İşte benim tanıdığım yazar, şair, düşünür, doğa ve hayvan sever duygusal ve kalem satmayan Bekir Coşkun, Türk basının kalem satmayan onurlu yazarlarındandır. Meslek andına sadık bir yazar. İster kar yağsın, ister sel olsun, ister fırtınalar kopsun, İster dönemece girsin. Kalemini hiç sağa, sola kırmaz ve patinaj yaptırmaz. Saf ve satıh değiştirmez. Yazılarında kederi, yeisi, neşe’yi öyle bir işler ki, yazıyı yüreğiniz okur adeta. Kâh evinin perdelerini yakar. Kâh ağlar ya da ağlatır. Ya da göbek kaşıtır. Şanlıurfa da 1945 yılında bir memur çocuğu olarak doğmuştur.
Polis muhabirliği, parlamento muhabirliğinden sonra Günaydın gazetesinde (Dokuzuncu Köy) adı ile yazmaya başlamıştır. Daha sonra Sabah gazetesinde (Onuncu Köy) olarak yazmaya devam etmiştir. Beş kitap yazmış, Pako’ya mektuplar dizisi, BBC ve Avrupa ülkeleri tarafından satın alınmıştır. Kemanını çalmaya devam etse idi, bugün en hüzünlü en duygusal şarkılar Cunda Adası’ndan yükselirdi gökyüzüne. Hiciv sanatının alậsını yapar, insanın sabrı taşar.
Hayvanları, düşünce gücü olmayan duygusuz, akılsız, sınıfsız canlılar olarak gören bir dolu insana karşı öyle güzel yazılar yazar ki içiniz üşür okurken. Onun politik yazılarını sevdiğim kadar doğa ve hayvan yazılarını hayranlıkla okur ve hatta onun gibi yazmayı çok isterim. Dağı, ormanı, kuşu, kaplumbağayı, ölen elektrik işçisini, Müyesser’in kedisini, Postal’ın hikâyesini, Köpeği Pako’yu, Muhi’y i okurken ağlayabilirsiniz. Kurt ile köpeğin sohbetini okuduğunuzda acı bir tebessüm kaplar yüzünüzü.
“çanlar kimin çalıyor” yazar, bazen “Sen Kimsin?” diye sorar aslında kimin olduğunu bilir de muzırlığından sorar işte. Her bir yazıtı tüm insanların konuşamadığı, dile getiremedikleridir aslında.
Ben onunla Ankara barosunun tertiplediği hayvan hakları panelinde tanıştım. Yanında sevgili eşi Andrea’da vardı. Üstün Dökmen hoca ile paneli paylaştılar saatler su gibi aktı geçti.
Bekir Bey yazıları gibi yüzü de duygusal ve muzip bir adam. Kocaman elleri, kısık güleç gözleri ve kavruk bir Anadolu çocuğu gibi. Çok da esprili. Sahneye çıktığında konuşmasına Dakika bir, gol bir şeklinde ilk esprisini patlatarak, “Özür dilerim, ben Üstün hoca gibi ayakta duramam hemen bir sandalyeye oturmalıyım. Aksi halde beni bir top gibi oradan, oraya şutlarlar” diyerek Hürriyet gazetesine ilk göndermesini yaptı. Panel boyunca güldürdü, ağlattı adeta katılımcıları enfes üslubu ile kara mizah denizinde yüzdürdü. Bazen Ezop oldu. Bir virtüöz gibi dokundurdu siyasilere inceden. Bazen Deniz Baykal’a, bazen Tayyip beye estirdi. İtalyan siyasi mafyasından Avrupa birliğinden bir mizahi Show yaptı.
Gülmenin ve güldürmenin en yakıştığı adam vargısı oluştu bende. Evindeki en son kadrodan olan köpeği Muhi’den bahis ederken gözleri doldu. Kendini tuttu. Yalnızca yazarken değil, konuşurken de ondaki duygusallığı ve naifliği hissedersiniz.
Muhi’yi temsilen panele katıldığını ve onun haklarını savunacağına dair söz vererek orada bulunduğunu bize anlatırken sesinin titremesine engel olamadı. Muhi aslında bir sokak köpeği imiş. Oturdukları sitenin bahçe duvarı arkasına koydukları yemekler sürekli tükeniyor ama sitedekiler dâhil bunun hangi hayvan tarafından tüketildiğini tespit edemediklerinden ona önceleri (Muhtemel) demişler. Bir gün eşi Andrea köpek olduğundan şüphelenince bir kamera koymaya karar veriş. Deniz Baykal’ın Tayyip beye “ille de kamera olsun, olur ise iyisinden olsun” dediği kameranın aynısını bahçe duvarına yerleştirmiş. Ve bir gün üstadımız bu akıllı köpek ile karşılaşıp ona kısaca (Muhi) adını vermiş. Muhi, zamane köpeği olduğundan çok da politikmiş. Sitedeki diğer köpeklere gerekli komplimanları yapınca büyük bir hüsnü kabul görmüş. Eve döndüğünde Muhi’den onun haklarını koruyamadığı için özür dileyeceğini söylediğinde salondaki alkışlar bitmek bilmedi.
Bekir Coşkun yazmak kolay bir iş değildir. Aynı zamanda birazda cüretkârlıktır. Ben kendisinin âlicenaplığına güvenerek ve onunla konuşarak izin alarak bu yazıyı kaleme almaya çalıştım. Onu yazmaktan ziyade anlatmak ve okul müfredatlarında okutmak gerekir. Her bir yazıtı ders niteliğinde olup bir Türkiye gerçeğidir. Hatta, Genelkurmay başkanımızı n dahi iltifatına mazhar olmuş. Çok önemli bir yazarımız ve de baron’umuzdur.
Bekir Coşkun’un bütün yapıtları şiirsel ve okunansıdır.
Ancak en güzel yazısı henüz yazmadığı eseridir.
Yazımı sonlarken üstada derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Eğilip, bükülmekten ortopedik araz olup gittikçe omurgasızlaşan günümüz medyasına ve de günümüz gazetecilerine rahmetli Sedat Simavi’nin sözünü yineleyerek sonluyorum.
“ KALEMİNE DOLMA, EFENDİ KAL. UŞAK OLMAMAYA GAYRET ET. MECBUR KALIRSAN KALEMİNİ KIR. SAKIN SATMA.”
GÜL TURAN

















