
23 Ekim günü yine düştüm yollara. Yol uzun ve ince idi. Yolculuklarımda hep ikinci bir yol ve yolculuk başlatırım. Bu yol benim içimdeki yolculuktur. Kâh sevinirim, kâh öykünürüm, kâh bir hüzün çikolatası açarım derken yol biter.
Ankara barosunun hazırladığı Prof. Dr. Üstün Dökmen, Gazeteci Yazar Bekir Coşkun ve (Haytap) Başkanımız Ahmet Kemal Şenpolat’ın katılımları ile hayvan haklarının savunulacağı baroya vasıl olduğumda doğrusu pek heyecanlı idim.
Öyle ya, ben de evrendeki tüm hayvanların sözcüsü olarak orada bulunuyordum. O uzun yolu onlar için kat etmiştim. Böyle bir görev yüklenmek bana mutluluk veriyor.
Teröristlerin bile çiçeklerle karşılandığı, tatlı yiyip tatlı konuşsunlar diye çikolataların ikram edildiği bir ülkede masum, zavallı, dilsiz hayvanların sözcüsü ve savunucusu olmak bana insani yükümlülük veriyor.
Üstün Dökmen hoca vücut dili eşliğinde çok güzel bir konuşma yaptı. Bizi güldürdü, ağlattı.
Aborjinlerin bir geyiği kesmeden önce uzun, uzun, dua ettiklerini, geyikten kendilerini affetmesini istediklerini ve bir gün mutlaka cennette kavuşmak istediklerini, hayvan embiriyosu ile kromozomlarının aynı ve eşit olduklarını, köpeklerin neden uluduklarını, güvercinlerin yemlerini yerken hasta bir güvercinin önünü açarak onun yemini rahat yemesini nasıl sağladıklarını, köpekle yaşayanın, empati müzikle, uğraşanın “IQ”sunun geliştiğini, çobanla kralın onurlarının eşit, statülerinin farklı olduğunu, hayvan ve insan onurunun eşit olduğunu, eşeğin bilinen yargının aksine inatçı olmadığını, o çok keskin gözleri ile ile iki yüz metre ötedeki yılanı dahi fark ettiğini, üç, dört yıl önce geçtiği yolun neresinde tökezlediğini hatırladığından yürümekte direttiğini, gözlerinin nasıl da keskin ve güzel olduğunu vefasını ve de cefasını, ünlü bir Japon düşünürün insan, bitki, hayvan hepsinin neden kardeş olduklarını söylediğini ve daha benzeri bir çok gerçeği kah bizi ağlatarak, “Miyase’nin Kuzuları” adlı son kitabından da betimlemeler yaparak lisan-ı şahane ile bizi mest ederek muhteşem bir performans sergiledi.
Bir saati aşan ve platformun her karesini kullanarak yaptığı bu konuşmadan sonra sevgili Bekir Coşkun dakika bir, gol bir, şeklinde sahaya indi tabiri caiz ise..
“Önce herkesten özür diliyorum ben Üstün Hocam gibi ayakta duramıyorum müsaade ederseniz oturayım. Çünkü ayakta durursam beni yine bir yere şutlarlar diye korkuyorum” diyerek esprisini patlattığında onu ilk alkışlayan ben oldum.. O da enfes üslubu ile bizi kara mizah denizinde yüzdürdü, düşündürdü ve güldürdü. Bazen Ezop oldu. Bir virtüöz gibi dokundurdu siyasilere inceden. Bazen Deniz Baykal’a bazen Tayyip Bey’e, İtalyan siyasi mafyasından, Avrupa Birliğinden bir mizahi show yaptı adeta. Gülmenin, güldürmenin en yakıştığı adam yargısı oluştu bende. Evindeki kadronun son sahibi olan köpeği Muhi’den bahis etti. Muhi’yi temsilen panele katıldığını onun haklarını nasıl savunacağına dair söz vererek orada bulunduğunu bize anlatırken gözleri dolu, dolu idi. Yalnızca yazarken değil konuşurken de ondaki duygusallığı ve naifliği hissettim.
Muhi bir sokak köpeği imiş. Oturdukları sitenin bahçe duvarı arkasına koydukları yemekler sürekli tükeniyor ama sitedekiler dâhil bunun hangi hayvan tarafından tüketildiğini tespit edemediklerinden ona önceleri “Muhtemel” demişler. Bir gün eşi Andrea köpek olduğundan şüphelenince, bir kamera koymaya karar verip, Deniz Baykal’ın Tayyip Bey’e “ille de kamera olsun, olur ise iyisinden olsun” dediği kameranın aynısını bahçe duvarına yerleştirmiş Üstat Bekir Coşkun. Muhtemel ile karşılaşmışlar. Kısaca ona Muhi adını vermişler, Muhi de çok akıllı ve politik bir köpekmiş. Bahçedeki diğer köpeklere gerekli komplimanları yapınca bahçede hüsnü-ü kabul görmüş.
Her zaman olduğu gibi zaman acımasızca doldu ve bu duygu yüklü sohbet uzun alkışlarla son buldu.
Başkanımız, insanların ve hayvanların avukatı Sayın Ahmet Kemal Şenpolat dinamik bir şekilde sazı aldı eline ve dokundurdu nağmelerine inceden, inceden.
Aslında ülkemizde olması gereken ama olmayan hayvan hakları kanunlarını anlattı. 5199 sayılı yasayı işletirken maruz kalınan zorlukları anlattı. Bu yasayı hayvanlardan ziyade Avrupa Birliği’nin gönlü hoş olsun da, nasıl olursa olsun, varsayımından hareketle çıkarıldığını, yurt dışındaki hayvan haklarını anlattı. Bizde ki yasanın da kabahatler kapsamında algılandığını anlattı. Yüreğimizle hayvanlara kalkan olamazdık ancak yasalarla gerçekleşebileceğini anlattı.
Olması gereken yasa ve kanunları meclise sunduğunu ama hala sümen altında nasıl da beklemeye alındığından söz etti.
California da bir Türk öğrencinin köpeğine tecavüzü sonunda öğrenci derhal sınır dış edilip köpeğin tedaviye alındığını, Türkiye’de ise komşusuna kızan adamın eşeğinin gözünü bıçakla oyduğunda eşek maalesef emtia gözüyle bakıldığından sadece 350 TL bir ceza yaptırımı uygulatabildiğini ve buna benzer sayısız örnekler anlattı. Bu yasanın getirdiği cezai yaptırımların hayvan hakları değil de, Avrupa Birliği için çıkarıldığını yinelerken cezaların da paraya dönüşmesinden taciz edilen hayvanlar üzerinden bir de üstüne üstlük devletin bir gelir elde ettiğini anlattı. Çok kapsamlı hayvan hakları yasasının hala hayata geçemediğinden dolayı üzüntüsünü belirtirken sonucu bir gün mutlaka alacağımızı bildiğini söyleyerek bizleri sevindirdi.
Hayvan katliamının, itlafların, işkencelerin, tecavüzlerin kabahat kanunundan çıkarılıp suç kapsamına girdiğinde hayvan haklarının somut olarak kazanılacağını vurguladı.
Bu anlamda bizler bilmeden hayvana tecavüz etmiş, hayvan öldürmüş kimselerle aynı ortamlarda yaşıyoruz. Çünkü yaptıkları iş kabahat olduğundan sabıkalaşmıyor ve bilinmiyorlar. Oysa bir hayvana tecavüz edebilen yaratık insana haydi, haydi tecavüz eder… Hayvan öldürenin bir adım sonrası da insan öldürmektir. Cinayet işleyenlerin geçmişine çocukluk dönemlerine bakıldığında mutlaka birer hayvan düşmanı olduğunu görüyoruz.
O halde bu toplumda ne denli tehlikeli bir potansiyelle iç içe yaşadığımızın göstergesidir. Zaten TV ekranları, gazeteler de sözlerimi her gün teyit etmiyor mu?
Bunları yazarken hem içim acıyor hem de gülüyorum. Ben acaba eşek için mi üzülsem yoksa bizim Hüseyin Üzmez üzer, düzer hocanın Türkiye’de ki konumuna mı üzülsem. Bizler gibi sivil toplum örgütleri olmasa idi, Hüseyin Efendi gazetesindeki malum köşesinden, mahut yazılarını yazıp, makûs talihli Türk toplumunu aydınlatıyor olacaktı maalesef.
Hala kararsızım ben kime nasıl üzüleceğim. Öyle ya, insan onuru ile hayvan onuru eşitti. Beni yaratan ulu Tanrı eşeği de köpeği de yaratmış insanoğluna hediye ve emanet etmişti. Onurlarımız eşit statülerimiz farklı idi.
Ben niye yaşıyorum bu ülkede? Ancak onurlu insanların yaşam hakkı vardır. Dün Bekir Coşkun çok üzgün olduğunu eve gidince Muhi’den onun haklarını savunamadığı için özür dileyeceğini söyledi.
Ben de Tanrı’dan özür diliyorum hala bu ülkede yaşayabildiğim için.
GÜL TURAN
26 EKİM 2009 ANKARA
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

Twitter
Myspace
Digg
Del.icio.us
StumbleUpon
Yahoo
Newsvine
Googlize this
Facebook














